
Her hikayenin bir sonu olmalı değil mi? Güzel veya çirkin, mutlu veya hazin... Bir son. Başlayan bir şeyin ve her şeyin en belirgin özelliği bitmesi...
Kusursuz yaratılmış gelinciğin, kusurlarla yaratılmış aşka düşmesiydi bu hikayeyi başlatan. Aşk derindi, çok derin, ne gelincikler yutmuştu ve yutacaktı bu derin kuyu. Ve bizim gelincik de kuyunun derinliklerin de kaybolmaktaydı. Derin kuyuya düşmek, bir inişin ifadesi gibi. Oysa aşk inilmeyecek kadar yüksekti. İşte tam böyle bir şeydi. İnmek ve çıkmak arası bir gel-git gibi.
Gelincik, hepimizin bildiğini sandığı kırmızı çiçek. Ansızın karşılanır büyükçe bir tarlada. Zahmetsizce yetişir. Yalnız çok narindir. Sevgiyle güzelleşir. Sevdiği topraksa ve toprak ona dayanaksa, dik durur ve dayanır zorluklara. Sevdiği rüzgarsa ve rüzgar onu okşarsa, mutludur ve renklenir. Sevdiği güneşse ve güneş onu ısıtırsa taa içinden parlar gelincikte, çok derinden. Sevgisizliğe dayanamaz. Geçici hevesler uğruna dalından koparılan gelincik, soluverir oracıkta. Boynu bükülür, rengi sararır, parlamaz eskisi gibi, en sonunda yaprakları dağılır.
Aşk, hepimizin bildiğini sandığı o kırmızı duygu. Bilmem nedendir, aşkın rengidir asırlardır kırmızı. Ansızın karşılanır, beklenmedik yerlerde. Plansız ve çabasız. Zahmetsizce yetişir, en derinlerimizde.Yalnız çok narindir. Ancak sevgiyle, sevdiğiyle güzelleşir. Sevdiği dayanaksa dik durur, dayanır zorluklara. Sevdiği okşarsa mutluluk onun olur. Sevdiği ısıtırsa içini derinden bir bakış olur. Sevgisizliğe dayanamaz. Geçici heveslerle kapılırsa, mahvolur. Derin kuyular da kaybolur.
Ve gelincik kuyuya girdi. Aşk öyle bir şeydi ki, battıkça çıkmak gibi,dolandıkça çözülmek gibi. Çıktıkça batmak gibi, çözüldükçe dolanmak gibi. Gelincik kuyuda sona ermekteydi, oysa aşk içinde ufka deymekteydi. Velhasıl, aşk sanki bu diyardan değildi. Birden içi ürperdi.
Aşk içinden gelendi. Aşk zaten bedendeydi. Geri kalan sadece külleri alevlendirendi...
Kusursuz yaratılmış gelinciğin, kusurlarla yaratılmış aşka düşmesiydi bu hikayeyi başlatan. Aşk derindi, çok derin, ne gelincikler yutmuştu ve yutacaktı bu derin kuyu. Ve bizim gelincik de kuyunun derinliklerin de kaybolmaktaydı. Derin kuyuya düşmek, bir inişin ifadesi gibi. Oysa aşk inilmeyecek kadar yüksekti. İşte tam böyle bir şeydi. İnmek ve çıkmak arası bir gel-git gibi.
Gelincik, hepimizin bildiğini sandığı kırmızı çiçek. Ansızın karşılanır büyükçe bir tarlada. Zahmetsizce yetişir. Yalnız çok narindir. Sevgiyle güzelleşir. Sevdiği topraksa ve toprak ona dayanaksa, dik durur ve dayanır zorluklara. Sevdiği rüzgarsa ve rüzgar onu okşarsa, mutludur ve renklenir. Sevdiği güneşse ve güneş onu ısıtırsa taa içinden parlar gelincikte, çok derinden. Sevgisizliğe dayanamaz. Geçici hevesler uğruna dalından koparılan gelincik, soluverir oracıkta. Boynu bükülür, rengi sararır, parlamaz eskisi gibi, en sonunda yaprakları dağılır.
Aşk, hepimizin bildiğini sandığı o kırmızı duygu. Bilmem nedendir, aşkın rengidir asırlardır kırmızı. Ansızın karşılanır, beklenmedik yerlerde. Plansız ve çabasız. Zahmetsizce yetişir, en derinlerimizde.Yalnız çok narindir. Ancak sevgiyle, sevdiğiyle güzelleşir. Sevdiği dayanaksa dik durur, dayanır zorluklara. Sevdiği okşarsa mutluluk onun olur. Sevdiği ısıtırsa içini derinden bir bakış olur. Sevgisizliğe dayanamaz. Geçici heveslerle kapılırsa, mahvolur. Derin kuyular da kaybolur.
Ve gelincik kuyuya girdi. Aşk öyle bir şeydi ki, battıkça çıkmak gibi,dolandıkça çözülmek gibi. Çıktıkça batmak gibi, çözüldükçe dolanmak gibi. Gelincik kuyuda sona ermekteydi, oysa aşk içinde ufka deymekteydi. Velhasıl, aşk sanki bu diyardan değildi. Birden içi ürperdi.
Aşk içinden gelendi. Aşk zaten bedendeydi. Geri kalan sadece külleri alevlendirendi...